26 Şubat 2016 Cuma

Bir Adım, Bin Mutluluk :

   Merhaba,

   Dün hayatımın en güzel günlerinden birisini geçirdim, bilmiyorum belki de en güzel günüydü. 
Bir hafta falan önce sanırım Sakarya'da ki bazı gazetelere mail atıyordum. Sebebi de şu ki ileri de basın yayın alanında çalışmayı planlıyorum fakat malumunuz Felsefe okuyorum ve basın alanıyla alakalı hiç bir şey öğrenmiyorum bu sebeple işi öğrenmeye başlamam gerekiyor. 
Her neyse ve sonra gazetelerden birisi geri dönüş yaptı! Bende bir heyecan bir sevinç tabii böyle dans falan ediyorum. Sinema-Müzik köşeyi boşmuş örnek yazı istediler. Bende hemencecik bilgisayarımı kucakladım yurtta internetin en iyi çektiği yere yerleştim açtım wordu yazayım diye, baktım bir yazı 10 dakika da yazılmaz yani. Blogtakilerden seç beğen yaptım gönderdim. Sonra akşama kadar sayfa yenileyerek cevap beklemece falan derken dün sabah bir baktım bir de ne göreyim mail gelmiş! Görüşmeye gitmek için randevu almam gerektiğini yazmışlar, hemen o saniyede aradım herhalde sonra hemen annemi ve sevdiceğimi sırayla arayıp haberi verdim. Onlarda inanılmaz sevindiler. İşte sonrasında yalnız gitmeyeyim dünyanın kırk bin türlü hali var felsefesi ile - bir kadının dramıdır bu- sevdiceğimle gidip görüştük ve görüşmede benim için müthiş geçti. Safa Bey çok güzel ağırladı bizi çokta güler yüzlü, iyi bir insan. 




Sonuç olarak alındım!

   Görüşme boyunca içimde böyle nasıl bir çığlık atma hissi var ama bir bilseniz nasıl mutluyum ama cool görünmeye çalışıyorum artık ne kadar başarabildim orası muamma :D

   Görüşmeyi bitirdik bu pazar yayınlanacak yazıma karar verdik falan derken Safa Bey bizi kapıya kadar geçirdi. Kapıyı kapatır kapatmaz bir atlayıp zıplayışım var görmeniz lazım sevinçten deliye döndüm.



   Biliyorum ki harika yazılar yazan birisi değilim ortalama şeyler yazıyorum ama yine de kendimle belki de ilk defa gurur duydum. Sonunda istediğim şeylere yürümeye başlamanın verdiği keyif inanılmaz güzel benim için.
Yazım pazar sayısında yayınlanacak, bekliyorum, heyecanla...
Herhalde pazar günü sabahın köründe kalkıp gidip hemen alacağım. Ve muhtemelen ömrümün sonuna kadar da o gazeteyi saklayacağım.



***Bu arada hafta sonu Tarkovsky izleyeceğim ve sonra yorumlaması gelecek demiştim ama yurttaki internetin sıkıntısından dolayı bir türlü olmadı. Affınıza sığınıyorum.

Öpüldünüz herkese mutlu günler :)




21 Şubat 2016 Pazar

İFTARLIK GAZOZ Film Yorumu :


   Merhabalar,

   Dün izlediğim bir sinema filminden bahsetmek üzere buradayım şuan. Umarım üst üste iki film yazısı sıkıcı olmayacaktır sizler için.

                                               
Filmin Adı : İftarlık Gazoz
Vizyon Tarihi : 29 Ocak 2016
Süresi : 1s 55dk
Yönetmen : Yüksel Aksu
Oyuncular : Cem Yılmaz, Berat Efe Parlar, Okan Avcı, Yılmaz Bayraktar, Macit Koper, Greta Fusco, Mustafa Alabora
Tür : Komedi, Dram
Konu : "1970’ler Türkiye’sinin barış ve huzur dolu Ege kasabalarından birinde ailesi ile beraber yaşayan Adem, zeki ve çalışkan bir öğrencidir. 5.sınıfı yeni bitiren Adem, yaz tatilini boş geçirmek istemez ve ailesine Gazozcu Cibar Kemal Usta ile çalışmak istediğini söyler. Zor da olsa ailesinden izni koparan Adem gazozcu çırağı olarak çalışmaya başlar. Ramazan ayının başıdır ve Adem camide imamın oruç ile anlattıklarını üzerine alınır, üstelik Berna da oruç tutacaktır. Küçük olduğu için oruç tutmasına izin vermeyen ailesinden gizli oruç tutmaya başlar fakat Ege’nin yaz sıcağında, bir yandan da gazoz satarken oruç tutmak hiç de kolay değildir. Hele de bozmanın kefareti 61 gün iken ve Berna’nın aslında direk orucu tuttuğunu öğrenmişken! Susuzluk ve açlık onu çok yormuştur, seraplar görmeye başlar. Adem’in yaşadığı bu zorluklar, onu bir maceranın içine sürükler."

Yukarıda ki kısım alıntı tabii. Film orada bahsedildiği kadar basit değildi. Sahneler çekimler bana kalırsa üst düzeydi.
Hele ki oyunculuklar gerçekten ciddi anlamda harikaydı. Berat Efe Parlar yaşını başını almış bir çok oyuncuya taş çıkaracak kadar üst düzey bir oyunculuk gösterdi bana kalırsa hatta bir çok sahnede Cem Yılmaz'ı bile ezip geçti.




   Film sizi alıp anında o dönemin Ege'sine götürüyor. Son sahnelerine kadar bol bol güldüğüm bir filmdi. Argolar, küfürler bile oldukça yerli yerindeydi hiç bir şeyde fazlaya kaçılmamıştı. Yani nasıl desem film oldukça duruydu. Abartıdan uzak, sadece sana elini uzatıp seni o günlere götüren bir filmi. Oldukça beğendim.
İzlerken sık sık "ay çoook güzeeel" dediğimi hatırlıyorum. İçimden hep "neden o dönemde orda yaşamak yerine şuan buradayım ki" dedim. Yani bir dönemin samimiyeti böyle güzel anlatılamazdı herhalde.



   Yazan, yöneten, oynayan herkesi ayakta alkışlamak gerekir gerçekten. Şuana kadar izlediğim tartışmasız en güzel filmler arasındaydı. Hatta benim izlediğim bu yıl vizyona giren en iyi filmdi.
Müzikleri de bir o kadar güzeldi hepsi uzun zamandır dinlemediğim ama her duyduğumda içimi cızlatan müziklerdi zaten bir filmin veya dizinin izlenmesinde ki en önemli faktörlerden birisi müzikleri değil midir?
    Hele sonunda olanları bir bilseniz ağlamaktan içim çıktı. Uzun zamandır bir filme bu kadar ağlamamıştım. Her şeyi içimde bire bir yaşadım. Zaten sizi o dünyaya öyle bir sokuyor ki o yaşananları hissetmemek imkansız. Bir de eğer o dönemde ki bazı şeyler hakkında önceden bilgi sahibi iseniz. Hala anımsadıkça ağlamak istiyorum. Neden ağladığımla ilgili sahneden bahsetmek filmi anlatmak olacağından bir şey demiyorum ama şu kadarını söyleyebilirim o dönemde bunların gerçekten yaşandığını bilmek çok içimi yakan bir şey oldu.
   Film boyunca gülümseyip sonunun böyle bitmesi gerçekten sarstı. Fragmanlardan biraz biliyordum böyle bir şeyler olacağını ama bunu asla bilemezdim.

   Çok samimi, çok içten, çok bizden bir filmdi. Vizyondan kalkmadan mutlaka hatta lütfen bir gidip izleyin derim sizide sarıp sarmalayacağına eminim...
Aşağıya kısa fragmanlarını da ekliyorum zaten uzunu bir çoğunuz izlemiştir. Asıl güzel olanlar bunlar.




Tekrar söylüyorum filmi lütfen izleyin ve izledikten sonra bana düşüncelerinizi yazın. Bekliyorum...

Görüşmek üzere...


20 Şubat 2016 Cumartesi

Dünyanın En Güzel Kokusu Film Yorumu :

  
    Merhabalaar,

   Bugün bir film yorumlaması ile karşınızdayım. Bu film yorumlamaları yazmakta pek hoşuma gitmeye başladı açıkçası hatta ay benim bu filmi bloguma yazmam gerekiyor deyip sinema salonlarından çıkamaz duruma gelmem yakındır :)

   Ben bir okuyucudan çok izleyiciyim zaten görsel şeyler beni daha da etkiliyor, izlerken ben olsam şunu şuraya koyardım bu sözü söyletmezdim deyip kendimi o filmin yönetmen koltuğuna oturtuyorum bir anda ve bundan büyük keyif alıyorum. Zaten eğer bir kitap okuyorsam da hemen onu kafamda bir sinema filmine çeviriveriyorum. Bundan büyük keyif alıyorum. 

   Her neyse lafı fazla uzatmadan gelelim filmin yorumlamasına :

Filmin Adı : Dünyanın En Güzel Kokusu
Vizyon Tarihi : 12 Şubat 2016
Süresi : 1s 27dk
Yönetmeni : Mustafa Uğur Yağcıoğlu
Oyuncular : Tuba Ünsal, Rıza Kocaoğlu, Burak Altay, Nezih Tuncay, Açelya Akkoyun, Esra Ruşan
Tür : Romantik
Konu : "Hakan evlilik bağının ilişkileri tükettiğine inanan, sürekli partner değiştiren bir şarkı sözü yazarıdır. Derya ise Hakan'ın hem en yakın arkadaşı, hem de zor gün dostudur. Karşılarına kim çıksa ilişki kurmakta zorlanan bu iki kişi bir yandan da çocuk özlemi çekmektedir. Hakan, Derya'ya bir gün evlenip beraber bir çocuk yapmayı teklif eder. Kaidelerine göre kurulmuş bir evlilikle, çocuk sahibi olduktan sonra ise ilişkilerine iki arkadaş olarak devam edeceklerdir. Derya başta tereddüt etse de, sonrasında teklifi kabul eder." 


    Gel gelelim benim film hakkındaki yorumlarıma, film ortalama bir değerdeydi. Asla kötüydü diyemem ama çok iyiydi kesin siz de izleyin de demek olmaz çünkü gidilmesi gerekli olan bir film değil.
   Benim gözümde televizyonda izleyecek başka şey yokken öyle bakılan bir sinema filmi değerindeydi izlenir fakat sinemaya gidip para vermeye de değmez bana kalırsa.
   Gerçi ben sonunda ağladım yine ama bu önemli bir ayrıntı değil ben romantikli, dramlı şeyler de hemencecik ağlarım o yüzden buna takılmayın.
   Tuba Ünsal'ın oyunculuğunu da pek beğenmiyorum ayrıca. Bana bayağı yapmacık geliyor o kadın. O yüzden onun sahneleri beni biraz itti ki başrolde oynadığı düşünülürse tüm sahnelerde vardı.
   Rıza Kocaoğlu da  sevdiğim bir oyuncu onu genelde yan rollerde gördüğümüzü anımsıyorum eğer kaçırdığım bir başrolü yoksa. Başrolde de oyunculuğu fena sayılmazdı ama ne bileyim çokta beğenemedim.
   Filme de zaten ismini çok beğendiğimden gittim. İsmi bu kadar etkileyici olan bir film daha güzel olabilirdi bana kalırsa.
   Ha bir de filmde çok çok beğendiğim bir şey var o da şu ; Sürekli şiirlerden alıntılar yapıyorlardı bunu bayağı beğendim.
   
   Yani kısaca bence gidecekseniz eğer kalkıp bu filme gitmeye değmez. Sinemadan kalktığında açın internetten izleyin ya da televizyonda yayınlanmasını bekleyin derim ben. İzlemesseniz bir şey kaybetmessiniz.

Ay bir de şu sahneler çok hoştu onu da söylemeden geçmek istemedim. 

   Sanırım anlatımım biraz karışık oldu eğer öyle ise kusura bakmayın lütfen. Herkese mutlu günler dilerim, görüşürüüüzzz!! :)



18 Şubat 2016 Perşembe

Bir Muhabbet Var!





     Herkese merhaba canolar,

   Pazartesi itibari ile Sakarya'ya dönüş yaptım. Haziran'a kadar buradayım artık.
Tatil bana bayağı iyi geldi kendimi dinlenmiş, yenilenmiş hissediyorum. Bütün sıkıntılarımdan arınmış gibiyim.
Geldiğim de Sakarya'yı hiç özlemediğimi de farketmedim değil ama sevdiceğimi bayağı özlemişim.
Ha bir de onunla Sapanca Gölü'nün kenarında oturup sohbet etmeyi.

  Geçen yıl buraya geldiğim zaman ki gibi hissediyorum aslında. Şehir önemli değildi o zaman gözümde. Sevdiğim bir bölüme ve şans eseri sevdiğim insanın şehrine gelmiştim önemli olan tek şey de buydu ve şuan da sanki ilk kez geliyormuş gibi aynı duyguları yaşıyorum.

  Ruh halimi ifade eden en güzel kelime de sanırım ; Duru. Kendimi çok duru çok berrak hissediyorum. Temizlenmiş, tazelenmiş, dinlenmiş, huzurlu, hafif, sağlıklı ve daha bir çok şey gibi hissediyorum. Kısaca söylemek gerekirse iyiyim. Sanki sırtımda çok büyük bir yük varmış ve sonunda kaldırıp atmayı başarmışım gibi. Ya da hafif esintili bir akşam üstünde deniz kenarında olmak gibi bir his.

Umarım tüm yıl boyu böyle devam eder bu durum, derslere de yansırsa bu ruh halim değmeyin keyfime.

Onun dışında bu hafta sonu evdeyken çok tatlı bir misafir ağırladım. Hatta size de gösterme niyeti ile bir kaç fotoğrafını da hemencecik çektim. 

                       

   Bu bebiş hafta sonu benimleydi. Arkadaşımın hamsteri rica etti hafta sonu bakar mısın diye aldım bende bıcırığı bir görseniz nasıl tatlı hareketleri var evdeki herkes hastası oldu. İsmi nedir derseniz bir ismi yokmuş :)

   Dün de bir filme gittim ondan da bahsetsem mi biraz diye düşünüyorum. Aslında bakarsanız filmleri ayrıca tek tek yazmayı planlıyordum ama şuan inanın bilemedim. Sanırım ondan sizlere yarın bahsedeceğim.
Bir de bu hafta sonu itibari ile Andry Tarkovski filmlerini izlemeyi planlıyorum bir aksilik olmassa her hafta sonu bir filmini izleyip izledikten sonra da yine her hafta film hakkında yazı yazacağım.
Bunun dışında vizyondan filmler ve bazı klasik filmleri de izleyip zaman zaman blogta onlar hakkında yazmayı da planlıyorum. Güzel ve herkes için faydalı olacağını düşündüğüm bir yazı serisi olacak bunlar. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Lütfen benimle paylaşın!

  Bunun dışında yazı yayınlayacağım gün ve saatler belli olsa nasıl olur sizce? Lütfen bu konudaki düşüncelerinizi de yorum olarak aşağıya bana bırakın!

Hepinizi öptüm :)

Beni snapchatten de takip etmek isterseniz snap hesabım "visneelikiraz"


12 Şubat 2016 Cuma

Bir Kitap Yorumu : Ters Düz - Mert OFLUĞLU

   Merhabalar tatlılarııımm,

   Söylediğim gibi Ters Düz'ü bitirdim. ( Ters Düz'ün yazarı Mert'in bloguna buradan ulaşabilirsiniz. ) Şuan gece on bir buçuk suları fakat siz bu yazıyı yarın okuyabiliyor olacaksınız, kitabı da fotoğrafladığımda yarın yazım yayına hazır olacak.



   Kitabı anlatmam gerekirse - tabii ki şöyle olmuş böyle olmuş deyip daha okumanıza fırsat vermeden size sonunu söyleyecek değilim- şunları söyleyebilirim kitaptaki hikaye Trabzon'un bir köyünde geçiyor ve ben Trabzon'luyum. O yüzden kitabın diliyle ilgili yetkili kişi gibi belirleyici yorumlar yapamasam da betimlemenin doğrulu ile alakalı yorum yapabilecek kadar bilir kişiyim bana kalırsa.


   Zaten kitabın yazarı Mert'te Trabzon'luymuş. Yazdığı her satırdan bu öylesine anlaşılıyor ki. Oraları hayal etmediği gerçekten bildiği, gördüğü. O çam ağaçlarının altında belki de yürüdüğü. Betimleyici diline bayıldım gerçekten. 

   Kitabı okumanın verdiği his inanılmazdı. O kadar bildiğim yerler betimlenmişti ki sanki orası uydurma Bozbalık köyü değil de benim köyümdü. Okurken saati bile unutmamı sağladı, her kelimesinde kendimi kendi köyümde, yaylalarımda buldum. Kitabın kahramanı Ece her eve gidişinde kendimi anneannemin köy evindeymiş gibi hissettim. 

Bir de ara ara ismi geçen yöresel yemekleri anneme sorup bizim o yemeklere verdiğimiz isimleri de öğrenmeye çalıştım. 
Zifin çiçeği dediğinde mesela "yaa acaba o hangisiydi?" oldum.
İsmi geçen kuşlar bile hemen dikkatimi çekti köy sabahlarına uyandığımda o kuşların sesini benimde duyduğumu anımsadım.

   Ne kadar doğru bilemiyorum ama bazı yerleri okurken ise Ece de hiç tanımadığım Mert'i gördüm. Sanki Mert kendi hayatının bazı kesitlerini, bazı duyguları Ece de anlatmış gibi hissettim. Kastettiğim şey olay örgüsü değil tabii. Ama Ece'nin köyüne geldiğindeki duyguları sanki gerçekten saf olarak Mert'e aitmiş hissine kapıldım okurken. Çünkü bir insan sanki o duyguları yaşamadan hayal edemez düşüncesine kapıldım bilemiyorum. Bu yüzden kitap beni sıcaklığıyla anında sarıp sarmaladı.


Olay örgüsüne gelirsek bir hayli heyecan vericiydi bence. Sürekli "ee hadi şimdi ne olacak" diye bir sonraki sayfaya geçtim böyle böyle kısa süre de kitabı bitirdim. 

Kitabı böyle her elimden bıraktığım da sanki yüksek bir yerden düşüyormuşçasına bir hisse kapıldım elimden biran olsun bırakmak istemedim. 


Okumak için bu kadar geç kaldığıma inanılmaz pişmanım. Açıkcası ortalama düzeyde bir kitap olmasını bekliyordum fakat az öncede dediğim gibi tüm sıcaklığıyla beni inanılmaz sardı. Olay örgüsü de, yazarın dili de çok güzeldi hatta ikinci kitabı heyecanla bekliyorum fakat tüm bunların yanında beni en çok etkileyen şey betimlemelerin harika oluşuydu o betimlemeler beni sıcacık kuzine sobanın yandığı yaylalarıma ve köyüme götürdü. 

Mert'in son kısımda yer verdiği teşekkür bölümü de çok güzeldi ben zaten duygusal bir insanım hemen gözlerim yaşardı falan...

Ben de Mert'e teşekkür ediyorum güzel kalemi için ve inatla bu kitabı yayınladığı için :) Bu arada kendisine buradan sesleniyorum sanırım Trabzon'a gelmiş bir daha ki gelişinde kendisiyle tanışmak isterim. Duy sesimi Mert! :)

***Çok uzun bir yorum yapıp sıktıysam affola. Hakkında çok şey yazılacak bir kitaptı benim için aslında hala durdurulması zor bir istekle yorumlarımı yazmaya devam etmek istiyorum fakat öyle ya sizi sıkmakta istemem.


Kendinize çok iyi bakın ve siz de biran önce kendinizi Bozbalık Köyü'nün güzelliğine bırakın, öpüldünüz :)


Siz kitap hakkında ne düşünüyorsunuz? 

11 Şubat 2016 Perşembe

Kadının Yüreği Dolu : Bir Mim Yazısı

Merhabalar,

   31 Ocak günü Cafe Tigris tarafından zaten yazmayı da düşündüğüm bir konuda mimlenmiştim. Ancak yazabiliyorum gecikme için herkesten özür dilerim.


   Kadın olmak... 
   Kadın olmak zor zanaat hele de böyle bir ülke de. Kadın her şeyle ilgilenip çoğu zamanda şikayet bile etmeye dahi vakit bulamayan bireydir ülkemizde. Kadın temizlikçidir, kadın çocuk bakıcısıdır, kadın kocasının gönlünü yapmaktan da sorumludur, kadın aşçıdır. Kadın evin psikologudur. Kadın tüm sırları saklayandır bir de üzerine kadın para da kazanır. Tüm bunlara rağmen asla yaranamayandır.
Kaç yaşında olursa olsun kadın kadındır. Ablayken kardeşinin bakıcısı evlenince çocuğunun bakıcısı. Ablayken ya da evinin kızıyken hiç olmassa annesinin tüm bu işlerde yardımcısı evlenince kendi evinin ustası. Ha bir de evlenmeyince de evde kalmış eklenir meslek hanesine. Tüm bunları yapan kadın şiddetin odak noktası olan kadındır da ayrıca. Gel gelelim asıl konumuza :
    Hepimizin bildiği gibi son yıllar da 'bu az önce bahsettiğimiz kadına' yönelik şiddet oldukça artmış bulunuyor. Belki de gün yüzüne çıkıyor kim bilir? Belki de artık kadınlarımız sessiz kalmayı yavaş yavaş bırakıyor.

   2016 yılındayız. 2016. Koskoca 2016. Dünyanın böyle kocaman bilgi yığını olduğu bir zamanda kendimizi nasıl yetiştirmiş olmalıydık farkında mısınız? Hala nelerle uğraşıyoruz.
Hala bir kadın kaçta evden çıkıp kaçta girecek onu konuşuyoruz. Yahu size ne. Si-ze-ne. Bir kadın istediği saatte istediği yere gidebilir. İstediğini giyebilir. İstediği gibi konuşabilir, istediği gibi gülebilir. Ya insan gülse mi ağlasa mı bilemiyor ; bir kadının sokakta dondurma yememesinin gerektiğinin konuşulduğunu bile duydum. Sebebi neymiş peki? Tahrik oluyormuşmuş. Hayır efendim olmayacaksın! O uçkuruna bir dur diyeceksin. 


   Hepimiz Özgecan'ı hatırlıyoruz değil mi? Bir yıl oldu Özgecan aramızdan ayrılalı. Geçen yıl tamda bugün bir yaratık yüzünden kaybettik Özgecan'ımızı. Hatırlıyoruz onun yaşadığı dramı... Onun can havliyle saldırdığı tırnaklarının izlerini gördük biz yaratığın suratında... Sonra bir çok kadın ya benim de başıma gelirse tedirginliği yaşadı aylarca. Hakkınız var mı bunu yaşatmaya? Dışarı da daha kim bilir kaç tane var o yaratıktan. Bu kadınların bunu yaşamaya hakkı var mı? Sizden tek istediğimiz huzur.  
   Öz kardeşe bile güvenilmeyeceğini bile gördük bizler. 
   Kadınların yaşadığı dramın bitmeyeceğini gördüm ben o kadınların yaşadıklarında. 
   Bir kadın konuşur babasından, kocasından, abisinden, kardeşinden dayak yer. Bir kadın bakımsızdır kezban olur. Bir kadın bakımlı olur laf atılır. Bir kadın kısa etek giyer orospu olur. Bir kadın pantolon giyer vücuduna yapıştı olur. Bir kadın kapalı olur yobaz olur.

Artık aklınızın bir köşesine şunları yazın : 
Kadın dilediği saatte sokağa çıkar.
Kadın dilediği saatte dilediği yere gidebilir.
Kadın dilediği kıyafeti giyebilir.
Kadın dilediği gibi konuşabilir.
Kadın dilediği gibi kahkaha atabilir.
Kadın dilediği gibi yürüyebilir.
Kadın dilediği gibi dondurma yiyebilir. Listeyi daha da uzatabilirim eğer gerekli olursa.

   Bizim ülkemiz de bir çok kadın başına bir şey gelmesinden çok gelen şeyin hesabını nasıl vereceğinden dolayı korkuyor bu ülkede. Diyeceğim o ki kadını rahat bırakın artık! 

   Daha neler yazılacak bir konu aslında. İçimin gerçekten dolu da olduğu bir konu üstelik. 
Bir cümle yazıyorum bakıyorum buraya yazılacak gibi değil öyle sert taşlar atıyorum siliyorum. O yüzden yazmaya devam etmemek en iyisi olacak ben zaten asıl meseleyi de anlattım sanıyorum.
Okuyan herkese teşekkür ederim. Bu konuda yüreği dolu tüm kadınları bu mim yazısını yazmaya davet ediyorum. 

Kendinize iyi bakın efenim...

9 Şubat 2016 Salı

Marshmallow'lu Sohbet...

HEYYAAAA!!! 

   Sohbet muhabbet etmek için buradayım bugün, bloga yazmaktan en çok keyif aldığım konular bu sohbet yazıları zaten. Sanki iyi bir dostumla karşılıklı konuşuyormuş hissine kapılıyorum yazarken ve dolayısıyla da bayağı keyifli oluyor yazması.
   Bu aralar havalar genel anlamda güzel gidiyor sabahları odama vuran güneşle uyanmak benim için oldukça keyif verici. Zaten evde olmak nefes almak gibi. 
Bir hafta sonra da Sakarya'ya dönüyorum. Aslında bu tamamen kötü diyemeyeceğim malumunuz sevgili erkek arkadaşım orada ve kendisini yavaştan özlemelere başladım. Ama bir yandan da hiç gitmek istemiyorum gittiğimde neredeyse 4 ay orada olacağım ve bu uzun sürede ailemi ve evimi çok çok özleyeceğim bir de eğer önceki yazılarım da söz ettiysem eğer -ki kesin etmişimdir- çok çok kötü bir dönem geçirdim ve aynı hisleri gittiğimde tekrar yaşamaktan oldukça korkuyorum bu sebeple aslında gitmeyi de pek istemiyorum. Bakalım artık nasıl bir dönem bizi bekliyor göreceğiz.

   Canım da her zaman olduğu gibi inanılmaz erik çekiyor yine. Bu arada aylardır Youtube kanallarını izliyorum sürekli olarak ve çok bayıldığım bir sürü kanal var zaman zaman size bunlardan da söz edeceğim sanırım.
Youtube, kanal falan demişken de bugün İdil Tatari'nin kanalını izlerken -kendisi acayip güzel bir yemek kanalı- bir tarif dikkatimi çekince yapayım dedim. 
Tarif bir tatlı tarifi idi. Malzemesi az ve yapımı kolay bir tarif. Marshmallow tatlısı? diyebiliriz sanırım. Onu deneyeyim dedim işte. 



Tatlının malzemeleri bu kadar. Marshmallow ve 100 gr çikolata. Tabii ben iki kişilik yapacak olduğumdan daha az malzeme kullandım. 
Tarife buradan ulaşabilirsiniz. 

Yalnız şöyle bir şey söyleyebilirim fırından çıkardığınız gibi yemeniz gerekiyor aksi takdir de eriyen çikolata ve marshmallow donuyor ve yenmeyecek durumda oluyor. Bunun dışında güzel bir lezzet özellikle de tatlıya çok düşkün olanlar için ama fazla düşkün olmayan benim için ise fazla şeker yüklü bir tatlı oldu. Ama yine de denemenizi öneririm :)

Ha bu arada kardeşim de bir Youtube kanalı açtı. Oyun kanalı ve henüz 11 yaşında yani hem yaşı küçük hem deneyimi az. İzlemenizi rica ediyorum :) Kanala buradan ulaşabilirsiniz.

Sevgiyle kalın...



8 Şubat 2016 Pazartesi

Şampuan Hakkında : Head & Shoulders

Merhabalar,
   Güzel olduğunu düşündüğüm bir haberim var sonunda Mert arkadaşımızın "Ters Düz" isimli kitabına başladım hatta bitirmek üzereyim. Herhalde en son da ben okuyorum kitabı - utanan emoji - ve şunu söyleyebilirim ki bu kadar geç kaldığım için pişmanım. Bununla alakalı bir yorum yazısı da yazacağım bitirdiğimde ancak şimdilik çok beğendiğimi söyleyebilirim. Memleketi Trabzon olan birisi olarak yorumumu bekleyin.


   Her neyse bugün konum başka. Size bir Şampuandan bahsetmek istiyorum... Hiç beğenmediğim, berbat bulduğum ve bir daha asla kullanmayacağım bir şampuandan. 



Şampuan Head & Shoulders markasına ait sadece kadınlara özel yukarıda görmüş olduğunuz şampuan. İlk kez bu hafta kullandım kendilerini. Ve gerçekten hiç beğenmedim. Hiç hoşuma gitmeyen bir yapısı vardı. Normal kulladığım şampuanlardan nedense bir nebze sulu geldi bana bilemiyorum. 

   Kepeği ve saç dökülmelerini önlemeyi vaad ediyor. Benim kepek sorunum zaten yoktu. Saç dökülmesiyle ilgili problemim olsa da bir haftalık bir kullanım süresinde bu sorunu da çözmesi beklenilecek bir şey değil tabii. 

   Benim nefret etmemi sağlayan şey şu ki ; Şampuan benim saçlarımı keçe gibi yaptı her yıkamadan sonra saçlarım sertleşti ve keçe gibi oldu. Hatta şöyle söyleyebilirim ki hani o ağır saç spreyleri vardır ya düğünler de gelin saçında falan kullanılır sıkınca saç kalıp gibi olur saçım yıkamadan sonra tam olarak böyle oldu dolayısıyla da şampuandan hiç ama hiç memnun kalmadım. 

   Fakat annem de aynı şampuandan bir iki kez kullandığını ve böyle bir sorun yaşamadığını söylüyor sanırım saç türüme uymadı bilemiyorum. Velhasıl bir daha asla kullanmayacağım bir şampuan oldu.

   Zaten ben normal de uzun vadede Elidor'un o sarı renk olan şampuanını kullanıyordum fakat uzun süreden sonra artık etkisini göremediğimi farkedip başka arayışlara başladım bu sıra da John Frieda'nın şampuanlarıyla tanıştım. Kullanımına başlamıştım fakat eve gelip bitince de yeniden almaya fırsatım olmadı Head & Shoulders da iyi bir marka olunca bunu deneyeyim dedim denemez olaydım. John Frieda'yı tekrar edinince bir süre daha kullanıp etkilerinden emin olduğumda sizinle de paylaşacağım.

   Peki siz daha önce bu şampuanı kullandınız mı? Size nasıl etkileri oldu? Yorum olarak benimle paylaşırsanız inanılmaz sevinirim. Öpüldünüz :)

Ha bu arada bu yazının sonuna eklemem gereken ufak bir şey vardı. Biliyorsunuz ki geçtiğimiz ay bir çekiliş yapmıştım. Yaptığım bu güzel çekilişi şuan Siyah Kuğu sürdürüyor. Onun çekilişine de buradan ulaşabilirsiniz. 

4 Şubat 2016 Perşembe

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer...

Merhabalar,

   Bugün sizlere okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Uzun zamandır elimde olan çok uzun zaman önce okumak için başladığım bir kitap aslında ancak tabii bir türlü adam akıllı okuyayım diye fırsat bulamadım. Kitabın kötülüğünden değil pek tabii kitap bence bayağı güzeldi ve de akıcı idi. Eğlenceli de bir anlatımı vardı ne yazık ki benim çeşitli kişisel sorunlarım ve yoğunluğum yüzünden bir kez başlandıktan sonra okunması hep ertelendi. Tabii tatil için eve gelince de ele ilk alınan ve bir akşamda tamamı bitirilen kitap oldu kendisi. 


Kitabın Adı : Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer
Yazarlar : Thomas Cathcart, Daniel Klein
Arka Kapaktan :
"Yılın en matrak çoksatarı"  -The Boston Globe
"Çok güldüm, çok şey öğrendim, çok sevdim" -Roy Blount

Felsefe mi? Felsefeyi anlamak için büyük bir dehanın zekasına ve peygamber sabrına sahip olmak gerekir. Bu doğru değil! Bu komik, ele avuca sığmaz, çok yönlü ve zengin içerikli kitap bu efsaneyi yerle bir ediyor. Kendinizi olağanüstü eğlenceli bir felsefe dersinin içinde bulacaksınız. Felsefi kavramların esprilerle nasıl aydınlatılabileceğini, mizahın da aslında büyüleyici bir felsefi içerik barındırdığını göreceksiniz. Ama bir dakika... Bu iki kavrayış yolu, yani felsefe ile espri aynı şey mi yoksa? Fıkra ve esprilerin kuruluşu ve etkisiyle felsefi kavramların kuruluşu ve etkisi aynı malzemelere dayanmaz mı? İkisi de aynı şekilde aklımızı gıdıklamaz mı? Şey, biraz düşünüp sonra söylesek?


    Aslında burası mevzuyu oldukça özetliyor. Benim kitap hakkında ki düşüncelerime gelecek olursakta ben oldukça beğendim. Başka kim size felsefeyi espri yaparak öğretmeye çalışır ki? Ha bir de çalışmakla kalmaz öğretmeyi de becerir? Tabii okuyunca tamamen bir Felsefe birikimine sahip olmuyorsunuz, olamassınız da. Ben felsefenin bilinebilir olduğunu düşünen birisi de değilim zaten. Ancak ana konuları üzerine az çok konuşabilecek kadar birikime sahip olmanızı sağlıyor ve bu kitabı okuyan içinde önemli olan bu ayrıca öğretirken de oldukça eğlendiriyor. Esprileri - belki fıkra desem daha doğru olurdu- okurken "işte bu, vay be!" diyorsunuz öyle ince noktalara dokunabiliyor. 
Ben bu konularda uzun yazmayı da uzun konuşmayı da beceremem aslında kısacası bayağı beğendim ve mutlaka bir şans verin derim. Seveceksiniz.


1 Şubat 2016 Pazartesi

Bir Ufak Mimleme Yazısı!


Merhabalaaarrr!
  
Bir mim yazısı ile buradayım şuan. Sevgili Kitap AvcısıDeeptone ve Neşeli Kitap Vagonu geçtiğimiz günlerde beni mimlemiş idi. Bir türlü fırsat bulup yazamamıştım mim yazısını, kısmet şimdiye imiş. 
Hangi blogger arkadaşlarım hakkında ne düşünüyorum? Haydi okumaya başlayın o zaman.



Bi Poşet Kitap

Sanırım ilk tanıdığım blogger arkadaşlardan birisi hatta belki ilki. Çok cana yakın bir arkadaşımız olduğundan hemen sevdim. Yazılarını da keyifle okuyorum. :)

Neşeli Kitap Vagonu

Çekilişime katılması ile tanıdım kendisini daha sonrada yazdıklarını okumaya başladım, çok güzel yazan çok güzel yürekli bir insan. Siz de mutlaka bir bakın yazılarına derim :)

Siyah Kuğu

Bir iki kez denk gelip okumuş, çekilişme katılımıyla da kendisini daha iyi tanıma fırsatımı bulmuştum. Çok güzel kalbi olan ve yazılarını bayağı beğendiğim bir arkadaşım. :)

Cafe Tigris

İnanılmaz bir pozitif enerjisi olduğunu düşünüyorum, Çokta tatlı birisi, bayağı seviyorum. Yazıları da bir o kadar hoş mutlaka bloguna uğrayın pişman olmassınız :)

MyReal

Kendisini yaptığı bir organizasyon vesilesi ile tanıdım. ( Her ne kadar gidememiş olsam da ) Çok tatlı, çok sevecen birisi. Biraz tanıdığınızda bile sevmemek mümkün değil :)

Deeptone

Tanımayan yoktur herhalde, hemen hemen her gün bir şeyler yazan, yazdığınız şeylerin altına bazen tatlı yorumlar yapan tatlı kişidir kendisi :)

Uçlu Klavye

Kendisini yazılarımın altına yorum bırakmaya başladığında tanıyıp okumaya başladım genel anlamda beğendiğim yazıları olan başarılı bir arkadaşımız. Yanlışları gören, yeri geldiğinde uyaran eleştiren bir arkadaş bu sebeple yorumlarını bayağı faydalı buluyorum.

Myna Saçmalıyor

Açıkcası ben kişisel blogları daha çok seviyorum aynen bu blog gibi. Yazıları okurken çok çok keyif aldığım zaman zaman çok güldüğüm bir arkadaş. İlk olarak aynı bölümde olduğumuzu öğrenmiş ve bayağı mutlu olmuştum geçenler de bir de aynı okulda olduğumuzu öğrendim. Bayağı güzel hedefleri de olan başarılı bir arkadaşımız. Daşkaya'dan hiç kalmamış daha ne olsun! :) ( Daşkaya bizim okulun belalı hocası )





***Yazmak istediğim daha çok arkadaşım var aslında ancak ilk aklıma gelenler bunlar oldu açıkcası. Ve devam etsem liste epeyi uzardı. Unuttuğum arkadaşlarımın affına sığınıyorum.  İyi geceleer :)